Torku

Devlet Malı Kimin? Allah'ın Emaneti, Milletin Hakkı

Fatih KUT
14 Temmuz 2026
Yayınlanma Tarihi:
|
Toplumların çöküşü çoğu zaman savaşlarla başlamaz. Çöküş; vicdanın sustuğu, haramın sıradanlaştığı, rüşvetin "iş bitirme yöntemi" olarak görüldüğü ve kamu malının sahipsiz zannedildiği gün başlar.
Oysa İslam'ın inşa etmek istediği toplum tam tersidir. Adaletin ayakta tutulduğu, emanetin korunduğu, kul hakkının titizlikle gözetildiği ve helal kazancın baş tacı edildiği bir medeniyet...
Kur'an-ı Kerim'in uyarısı son derece nettir:
"Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne hainlik etmeyin; size emanet edilen şeylere de bile bile ihanet etmeyin." (Enfâl, 8:27)
Emanet sadece bir para kesesi değildir. Makam emanettir. Yetki emanettir. İmza emanettir. Devletin bütçesi emanettir. Kamuya ait her kuruş, milyonlarca insanın ortak hakkıdır.
Bugün bir kamu görevlisinin makam aracını şahsi işi için kullanması da, ihalede haksız kazanç sağlanması da, rüşvet alınması da, görevin nüfuzunu kişisel menfaat için kullanması da aynı emanet bilincinin kaybedilmesinin farklı yüzleridir.
Kur'an, haksız kazanç konusunda hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır:
"Aranızda mallarınızı haksız yollarla yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günah yoluyla yemek için onları yöneticilere ve hâkimlere aktarmayın." (Bakara, 2:188)
Bu ayet, yalnızca bireysel hırsızlığı değil; rüşveti, nüfuz ticaretini, yolsuzluğu, usulsüz ihaleleri, görevi kötüye kullanmayı ve adaleti satın alma girişimlerini de kapsayan evrensel bir ilkedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise meseleye en ağır ifadelerden biriyle yaklaşmıştır:
"Allah, rüşvet verene de alana da lanet etmiştir."
Bir başka hadisinde ise şöyle buyurur:
"Kim bir göreve getirilir de, maaşının dışında aldığı her şey hıyanettir."
Ne kadar açık...
Görev, kazanç kapısı değil; hesap kapısıdır.
Devlet malı denildiğinde bazı zihinlerde yanlış bir algı oluşabiliyor. "Nasıl olsa devletin..." diyerek başlayan her cümle aslında milyonlarca insanın hakkını küçümsemektir. Çünkü devlet malı; fakirin ekmeği, yetimin hakkı, emeklinin maaşı, işçinin vergisi, çiftçinin alın teri ve geleceğin emanetidir.
Hz. Ömer'in devlet işlerini konuşurken devletin kandilini, şahsi işlerini konuşurken ise kendi kandilini yaktığı rivayeti, sadece tarihî bir hatıra değil; yöneticilik ahlakının sembolüdür. Bugün de aynı hassasiyet, kamu görevinde bulunan herkes için örnek olmalıdır.
Kur'an bir başka ayette şöyle buyurur:
"Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 4:58)
İşte liyakatın özü budur.
Yakınlık değil, ehliyet...
Sadakat değil, adalet...
Kayırmacılık değil, hakkaniyet...
İslam'ın ölçüsü budur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Sizden öncekileri helâk eden şey; içlerinden güçlü biri hırsızlık yaptığında onu serbest bırakmaları, zayıf biri yaptığında ise ceza vermeleriydi."
Adalet kişiye göre değiştiği anda toplum çözülmeye başlar. Hukukun güven vermediği yerde ekonomi de çöker, ahlak da zedelenir, güven de kaybolur.
Haram kazancın en büyük zararı yalnızca cebe değildir; vicdanadır.
Haram lokma, kalbi katılaştırır.
Kul hakkı, ibadetle bile telafi edilemeyen ağır bir yüktür. Namaz, oruç ve zekât Allah'a karşı görevlerdir; fakat kul hakkı, hakkı yenen kişi helâl etmedikçe kapanmayan bir hesaptır.
Bu yüzden Resûlullah (s.a.v.) asıl iflası şöyle tarif etmiştir:
"Müflis; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevaplarıyla gelir; fakat sövdüğü, haksızlık ettiği, malını yediği insanların hakları alınır. Sevapları tükenince onların günahları kendisine yüklenir."
İşte gerçek iflas budur.
Bugün toplum olarak sadece ekonomik krizleri değil, ahlak krizini de konuşmak zorundayız. Çünkü rüşvetin normalleştiği, yolsuzluğun sıradanlaştığı, kamu malına uzanan elin mazeretlerle savunulduğu yerde bereket kalmaz.
Helal kazanç belki yavaş gelir; ama huzur getirir.
Haram kazanç ise hızlı büyür gibi görünür; fakat bereketi götürür, güveni tüketir ve sonunda sahibini ağır bir hesapla baş başa bırakır.
Helal kazanç, az da olsa bereketlidir. Haram kazanç ise çok görünse bile huzur getirmez. İslam, zenginliğe değil; haksız kazanca karşıdır. Ticaret teşvik edilmiş, alın teri övülmüş, emek kutsal kabul edilmiş; buna karşılık hile, rüşvet, yolsuzluk ve kul hakkı kesin şekilde yasaklanmıştır.
Müslüman, yalnızca camide değil; makam odasında da, ihale masasında da, kasada da, imza atarken de Allah'ın huzurunda olduğunu bilen insandır.
Çünkü bilir ki dünya mahkemesinden kaçılabilir; fakat ilahi adaletin huzurunda hiçbir hesap gizli kalmayacaktır.
Devlet malı sahipsiz değildir.
O mal; milletin hakkıdır.
Milletin hakkı ise Allah'ın emanetidir.
Ve emanete ihanet edenler, sadece hukuka değil; önce vicdanlarına, sonra da Allah'ın emrine karşı sorumludurlar.
Bugün toplum olarak yeniden şu değerleri hatırlamaya ihtiyacımız var: Emanet, doğruluk, adalet, liyakat ve kul hakkı. Devlet malını korumak, yalnızca kamu görevlilerinin değil, her vatandaşın sorumluluğudur. Çünkü kamu malına sahip çıkmak, milletin hakkına sahip çıkmaktır.

Sonuç olarak, haram mal ile ne gerçek zenginlik elde edilir ne de kalıcı huzur bulunur. Dünya mahkemelerinden kaçmak mümkün olabilir; ancak ilahi adaletten kaçış yoktur. Müslümanın kazancı helal, vicdanı temiz ve eli emanete sadık olmalıdır. Adaletin hâkim olduğu bir toplumun yolu da ancak bu bilinçten geçmektedir.

Yazar: Fatih KUT
Yorumlar (0)